Türkiye Hangi Tarihte Neden NATO’ya Katıldı? NATO’nun ve Türkiye’nin Karşılıklı Beklentileri Nelerdir?

215

Türkiye ne zaman ve neden NATO’ya katıldı? NATO’ya katıldıktan sonra uluslararası topluma sağladığı katkılar nelerdir? Türkiye NATO’dan ne aldı ne verdi? Günümüz hibrit ve vekalet savaşları ortamı da göz önünde bulundurulduğunda NATO’nun Türkiye’ye biçtiği rol nedir? İki tarafın karşılıklı beklentileri nelerdir? Makalede bu soruları cevaplarını aradık…

Türkiye NATO ilişkileri; Türkiye ne zaman NATO üyesi oldu?

Dünyanın yaşadığı iki büyük savaştan derin yaralar alarak çıkan Türkiye, karşılaştığı Sovyet tehdidine yoksulluğu ve güçsüzlüğü sebebiyle karşı koyamayacağını bildiğinden güvenliğini sağlamak ve bununla birlikte modernleşerek “Muasır medeniyetler” seviyesine ulaşmak için NATO’ya üye olmuştur.

Türkiye üyesi olduğu NATO’ya askeri operasyonlar bağlamında insan gücü ve lojistik yönden katkılarda bulunarak güvenliğini devam ettirmeye çalışırken, NATO’dan da bir çok yönden faydalanmıştır. Ortadoğu kültürüyle olan sıkı ilişkileri ve jeopolitik konumu NATO’nun Türkiye’den vazgeçmesine engel olmakla birlikte daima tartışma konusu olan katkıları da bu makalede tespit edilmeye çalışılmıştır.

Tüm varlığını ortaya koyarak verdiği kurtuluş mücadelesinin yaraları sarılmadan, dünyayı ikinci kez paylaşma girişimindeki kaos sürecinden uzakta kalabilmek için çok çaba sarfeden Türkiye, varlığını korumak ve sürdürmek yani güvenliğini sağlamak için ikinci büyük savaştan sonra çeşitli çareler aramıştır. İki büyük devletin politikaları etrafında cereyan eden “Soğuk Savaş”, dünyanın geri kalanını taraf olmaya mecbur etmiştir. Geleceğine yönelik beliren tehditlerden bulunduğu yoksulluk ve yokluk durumu sebebiyle kendi başına kurtulma çareleri bulamaması Türkiye’yi, ABD ve onun gölgesindeki NATO’ya yöneltmiştir.

Bu kapsamda; NATO’nun Türkiye’ye katkılarının değerlendirilmesi hususu; NATO’nun kurulduğu dönemdeki siyasi ve askeri durum, Türkiye’nin NATO’ya üyelik süreci ve NATO tarafından Türkiye’ye verilen rol başlıkları altında oluşturulan kuramsal çerçeve altında incelenerek bir sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır.

NATO’NUN KURULDUĞU DÖNEMDEKİ SİYASİ VE ASKERİ DURUM

            Birincisinde onsekiz, ikincisinde otuzbeş milyondan fazla insanın ölümüyle sonuçlanan Dünya Savaşları’nın ardından, tüm dünya devletleri bu yıkımı tekrar göze alamayarak “Sıcak Savaşı” bırakıp “Soğuk Savaş” dönemine girdiler [1]

            Hitlere karşı birleşen ABD ve SSCB, “Büyük Savaş” sonrasında dünyayı paylaşmakta anlaşamadılar. ABD’nin, Demir Perde’ye karşı Avrupayı korumak istemesi dünyada iki blok oluşmasına ve 40 yıl sürecek silahlanma yarışına sebep oldu [2] [3] [4].

            Sovyetler’in işgal ettiği ülkelerden çekilmemesi, Avrupa’da yayılma politikası, Berlin’de devam eden abluka ve Avrupa’nın doğusunda sosyalizmin yükseltilmesi ile korkuya kapılan Batı Avrupalı Devletler, ortak bir savunma ve güvenlik sistemi kurmak istediler. Sovyetlere karşı güçlerinin yetersiz olacağı endişesiyle kurmayı düşündükleri ortak savunma sistemine girmesi için ABD’yi de davet ederek 1949 yılında Kuzey Atlantik İttifakı’nı (NATO) kurdular [1] [3] [4] . Buna karşılık Sovyetler Birliği de doğu blokunun birleştiği Varşova Paktını kurdu [1].

            TÜRKİYE’NİN NATO’YA ÜYELİK SÜRECİ

            Türkiye Savaşın ardından NATO’yu dış politikasının başköşesine yerleştirmiştir. Çünkü; Sovyetler ’in 1945 Mart’ında “Türk-Sovyet Tarafsızlık ve Saldırmazlık Anlaşma­sı’nı fesih ederek Türk Boğazlarında üs kurma ve Kars ve Ardahan’ı kendi topraklarına katma taleplerine karşı koyabilecek askeri imkanının olmaması ve ekonomik yönden güçsüz bulunması, NATO’nun Türkiye’nin batılılaşma ve Avrupalı kimliği kazanma politikasına uygun bir yapıda olması, doğrudan ABD’nin hegemonyasında güvenlik sağlamaktansa, ABD’nin de üye olduğu NATO’ya katılmanın en önemli güvenlik stratejisi olarak belirlenmesine sebep olmuştu [2] [3] [5] [6]. Özetle, Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinde ülkenin güvenliği ve bağımsızlığını koruma düşüncesinin yanında modernleşme ve batılılaşmaya olan istek de etkili olmuştu [7].

            Diğer taraftan Türkiye, güvenliğini sağlamak için Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’daki siyasi oluşumlarda belirleyici olmasının önüne geçmek, komşu ülkelerin Sovyetler Birliği ideolojisinde rejim kurmalarını ve böylece Türkiye’nin Sovyetler tarafından kuşatılmasını engellemek, Sovyetler’in ilgi alanında fakat NATO’nun savunma alanı dışında kalan Ortadoğu ve Akdeniz bölgelerinde ittifaklar kurmak istiyordu [3].

         NATO Andlaşmasının 5. Maddesi;

“Taraflar, içlerinden birine ya da bir kaçına karşı Avrupa’da veya Kuzey Amerika’da ortaya çıkacak silahlı bir saldırının bütün taraflara yöneltilmiş bir saldırı sayılması ve dolayısıyla taraflardan her birinin böyle bir saldırı durumunda, BM andlaşmasının 51. maddesi hükmü ile tanınan tek tek ya da ortak meşru savunma hakkını kullanarak Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği yeniden kurmak ve sürdürmek için, silahlı kuvvetler kullanımı da dahil olmak üzere gerekli göreceği harekete tek tek ve öteki taraflarla anlaşma haline hemen başvurmak yoluyla saldırıya uğrayan taraf ya da taraflara yardım etmesi konusunda anlaşmışlardır.” ifadesi güvenlik ihtiyacını karşılamak için en kısa yolu gösteriyordu [1].

            Türkiye’nin NATO’ya katıl­ma girişimlerine, Hollanda, Belçika ve Danimarka gibi devletler ile birlikte İngiltere de muhalefet etmekteydi. Çünkü, İngiltere hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan bir hayalin peşinde koşuyor, Akdeniz ve Orta Doğu’yu kendi nüfuz alanı içinde şekillendirmek ve kendi liderliği altında Türkiye ile Arap ülkelerinden oluşan farklı bir savunma düzeni kurmak istiyordu [2] [8].

            O yıllarda Kore’de patlak veren iç savaşta Birleşmiş Milletler tarafından davet edilen Türk Askeri’nin, Amerikan ordusunun güvenli bir şekilde geri çekilmesini sağlamakta gösterdiği kahramanlık Türkiye’nin üyeliğine yapılan itirazları yok etti [3] [9].  Ottowa’da yapılan NATO Bakanlar Konseyi Toplantısı’nda, 21 Eylül 1951 tarihinde Türkiye’nin NATO’ya katılmaya davet edilmesine karar verildiği açıklandı [3]. Sovyet tehlikesi de değerlendirilerek Türkiye’nin NATO’ya üyeliği 18 Şubat 1952’de kabul edilmiş oldu [9].

            İngiltere, Türkiye’nin NATO üyeliğini, Türkiyenin Ortadoğu Savunma Sistemi’ne katılması durumunda onaylıyordu [8]. ABD ise, 1950’de hazırlanan ABD Ulusal Güvenlik Konseyi raporunda Sovyetler Birliği’nin 1954 yılına kadar atom bombası atma kapasitesinin ABD’ye saldırı düzenleyecek seviyeye ulaşacağını belirtilmesi üzerine, muhtemel bir Sovyet saldırısına anında  cevap verebilmek için Sovyetlere yakın ülkelerde üs kurması gerektiğini bunlardan birinin de Türkiye olabileceğini düşünüyordu. Ayrıca, ABD’nin Sovyetlerin Ortadoğu’ya gerçekleştireceği muhtemel bir harekatta zaman kazanması ve NATO kuvvetleri bölgeye intikal edene kadar Sovyet ordusunun oyalanması gerekiyordu. Türkiye’nin muhtemel bir Sovyet saldırısına karşı cephe konumunda olması da oun için bir şanstı. Bu sebeplerden dolayı, Türkiye’nin jeopolitik konumu NATO üyeliğine kabulünü kolaylaştırmıştı [3] [10].

            Bununla birlikte Türkiye, kendi çıkarları ile NATO çıkarları arasında bir uyuşmazlık yaşayabileceğini 1964 yılında Kıbrıs’ta meydana gelen Türk karşıtı olaylara müdahale etmeye niyetlendiğinde Johnson tarafından yazılan bir mektupla engellendiğinde öğrendi. Bu mektupta SSCB’nin Türkiye’ye saldırması durumunda NATO’ya üye ülkelerin Türkiye’yi koruma yükümlülüğü altına girmeyecekleri belirtiliyor ve Türkiye yalnız bırakılıyordu. Bu hayal kırıklığı NATO’ya olan güveninin sarsılmasında ilk olay olacaktı [3].

            NATO TARAFINDAN TÜRKİYE’YE VERİLEN ROL

            Yakındoğu’ya, Ortadoğu’ya, Kafkaslar’a ve dolaylı olarak Orta Asya’ya uzanan köprü konumundaki Türkiye, boğazlarıyla Karadeniz’e komşu ülkelere açılan stratejik bir deniz yolu olması [11], dünyanın ekonomik ve politik çıkarlarının çatıştığı bölgenin ortasında yer almasnın yanısıra, bölge ülkeleri ile tarihten gelen sosyo kültürel ortak değerlere sahip olması sebebiyle büyük devletlerin kendi yanında görmek istediği ülkelerden biri oldu [10].

            Türkiye, dönemin Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu Petrol yataklarını işgal etmesine yönelik konvansiyonel bir harekat planlamasını zorlaştıracak ve jeopolitik konumunu kullanarak, NATO’nun güney kanadındaki ülkesi olarak Sovyetlerin Kafkaslarda durdurulmasını sağlayacaktı [12]. Ayrıca, Sovyetlerin istihbarat ve askeri hareketliliklerinin tespit edilmesi amacıyla gözetleme ve dinleme için de bu konum tam anlamıyla mükemmeldi [3]. Türkiye, NATO üyesi olarak yaptığı bu görevlerle yaklaşık 24 Sovyet askerî tugayını kendisine angaje etmekle kalmayıp, Doğu ile Batı blokları arasındaki ortak sınırın yüzde 37’sinin de korunmasını sağlamıştır [13].

            Hem Avrupa Birliği’nin hem de ABD’nin yakınlık göstermesinin altında yatan bu jeopolitik konum sebebiyle Türkiye’de, farklı zamanlarda değişik amaçlar için İzmir’deki Müttefik Kara Komutanlığı başta olmak üzere NATO’ya ait 32 adet değişik büyüklükte kara, deniz ve hava üssü ile tesis kurulmuştur [3] [11] [14].

            NATO’ya katıldığı andan itibaren, üyesi bulunduğu NATO’nun amaç ve ilkelerine uygun olarak sorumluluklarını sahiplenen Türkiye, düzenli ve disiplinli ordusuyla Varşova Paktı’ndan gelecek hertürlü tehdit ve tehlikelere karşı ABD’yi ve Avrupa’yı savunan bir kale ve kalkan olma rolünü başarıyla yerine getirmiş, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında aktif olarak katılım sağlamıştır [1] [15].

            Türkiye Antlaşma’nın 5’inci maddesi çerçevesinde dünya barışının korunmasına yönelik olarak hem doğrudan askerî katkılarda bulunmuş hem de müttefik kuvvetlerini topraklarına kabul etmiştir [13]. Türkiye’nin, TSK ile NATO’ya yaptığı katkılar diğer ülkelerle karşılaştırıldığında Fransa, Almanya ve İngiltere’den sonra dördüncü sıraya yerleşmektedir [1]. Kısıtlı olan ekonomik, mali ve askeri imkanlarına karşın Güneydoğu Avrupa Tugayı’ndan Irak’taki Eğitim Misyonuna, Karadeniz, Ege, Akdeniz’den Afrika Boynuzundaki Deniz Ortak Görev Gücüne ve dahi Baltık bölgesindeki havadan keşif operasyonlarına kadar birçok güvenlik sorunu karşısında “yükü” paylaşmıştır [12].

            1990’larda Balkanlarda ilk çatışmalar başladığı zaman da Türkiye, ortaya çıkan etnik çatışmaların önlenmesi ve küresel barışın korunması için NATO operasyonlarına destek vermek üzere F-16’lardan oluşan filosunu görevlendirmiş [10], Afganistan, Somali, Bosna, Kosova operasyonları başta olmak üzere birçok NATO askeri operasyonunda hem aktif olarak görev almış hem de küçümsenemeyecek önemde lojistik destek sağlamıştır [10] [16] [17].

            TSK’nın küresel güvenliğin korunmasındaki çabası ve insani müdahalelerde göstermiş olduğu başarılar, NATO’nun güvenilir bir örgüt haline gelmesinde katkı sağlamıştır [10]. Ayrıca, Türkiye nükleer silahlara sahip olmamakla birlikte nükleer caydırıcılık açısından bir istasyon görevi görebilmektedir [11].

            Son dönemde, Türkiye sınırlarında yaşanan çatışmalardan dolayı oluşan göç hareketleri NATO ve Avrupa için büyük bir tehdit oluşturmuş, Türkiye bu konuda da kalkan olmayı becerebilmiştir [10].

            Bunlara ilave olarak, NATO, Barış İçin Ortaklık (BİO) ve Akdeniz Diyaloğu görevlerine yönelik eğitim ve öğretim faaliyetinin NATO ve ortak ülkelerin harekât ihtiyaçları doğrultusunda icra edilmesi için NATO BİO Eğitim Merkezleri(BİOEM)’ne örnek teşkil edecek ilk BİOM Türkiye’de kurulmuştur [17].

            NATO’NUN TÜRKİYE’YE KATKILARI

            Türkiye’nin bugüne kadar NATO’ya yaptığı katkılarla NATO’dan elde ettikleri karşılaştırıldığında, katkılarının çok daha fazla olduğu ortaya çıkmaktadır [18]; bununla birlikte NATO’nun verdiği katkılar da az değildir.

            Öncelikle Türkiye’nin İttifak’a katılımı, karşı karşıya olduğu askeri tehditlerin önemli ölçüde azalmasını sağlamıştır [10]. NATO, Soğuk Savaş’ın ardından geliştirdiği stratejide 1991 yılında Roma’da yapılan zirvede Rusya’nın artık düşman olmadığını belirterek yeni tehdit olarak Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu işaret etmiş, bu da güney komşularından gelebilecek bir tehditte NATO’nun Türkiye’nin yanında olacağını göstermiştir [1].

            Bosna-Hersek, Kosova, Afganistan, Somali, Libya gibi ülkelerde alan dışı görevler icra ederek küresel bir güvenlik örgütü haline gelen NATO’nun yeni kurulan yüksek hazırlıklı kuvvetleri ve nükleer silah kapasitesi de NATO’nun caydırıcı bir güç olarak ortaya çıkmasını [19] ve üyesi olan Türkiye’nin güvenlik konusunda küresel bir güce sırtını yaslamasını sağlamıştır. NATO Türkiye’ye güvenlik şemsiyesi sağladığından savunma giderleri ile birlikte ortak güvenlik için başka pakt ya da oluşum arayışı ihtiyacı azalmaktadır [20].

            Füze savunması konusunda şu an için yetersiz olan Türkiye’nin, “NATO Balistik Füze Savunma” şemsiyesi altına girmesi ve bunun paralelinde üyelerinin güvenliğini en teknolojik, en ucuz ve ekonomik yöntemle sağlamak için oluşturulan “Akıllı Savunma Sistemi” de Türkiye’nin güvenlik maliyetlerini azaltmaktadır [19] [21].

            Bu kapsamda, güney sınırımızda yaşanan çatışmalar sebebiyle Türkiye’nin başvurusu üzerine NATO tarafından Türkiye’ye “Patriot Füze Savunma Sistemi” kurulmuş ve NATO’nun Türkiye’nin üyeliğinden kaynaklanan haklarına ve müttefikliğe verdiği önem 5’inci madde kapsamında vurgulanmıştır [10] .

            11 Eylül saldırıları sebebiyle terör saldrılarının büyük tehdit olarak ortaya çıkması sonrasında antlaşmanın 5’inci maddesi devreye sokulmuştur [20]. 2010 Lizbon zirvesinde NATO üyelerine yönelik olarak “terör ve terörist”in tehdit olduğuna vurgu yapılması, batılıların terörist örgüt listesine PKK’yı dahil etmeleri [1] [18] de Türkiye’nin mücadelesinde nedenli haklı olduğunu ortaya çıkarmıştır.

            Uluslararası terörizmle mücadele edecek bugün askeri güce sahip NATO’dan başka bir uluslararası örgütün olmayışı [10] NATO’nun, terör gruplarına karşı etkin güç kullandığında Türkiye’ye hem dış hem içerideki bu grupların sindirilmesinde hem de küresel güvenliğin yanında Türkiye’nin güvenliğinin de tesisinde katkı sağlayacaktır [19].

            Askeri doktrinini, ABD ve NATO doktrinlerine göre şekillendiren Türkiye birleşik harekât yapabilme yeteneğini de NATO doktrinini esas almak suretiyle kazanmış, NATO’nun her defasında daha hareketli, daha hızlı ve ileri teknoloji ihtiva eden askeri güçle donatılma kararı da Türk Ordusu’nun değişiminde ve modernleşmesinde önemli rol oynamıştır [1] [13] [18]. II. Dünya Savaşı sonrasında kronik döviz yokluğu sebebiyle, TSK’nın büyük ölçüde NATO’ya donattırılmasının yanında [13] bugüne kadar önemli sayıdaki askeri personeli de NATO görev ve kurslarında eğitim almıştır [20].

            Diğer taraftan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askeri eğitim ve işbirliği konularında gösterdiği katkılarla, NATO bünyesinde yürütülen çok uluslu barış gücü faaliyetleri ve barışı destekleme harekâtlarında icra ettiği başarılı operasyonlar Türkiye’yi aranan bir güç haline getirmiş, böylece Türk dış politikasıyla, güvenlik politikasın elini güçlenmiştir [17].

            Tüm bunların yanıda, Rusya’nın Türkiye’ye sınırının olması, özelikle Kafkas bölgesinde milliyetçi eğilimler sebebiyle yeni çatışmaların olması ve Ortadoğu’da süregelen istikrarsızlık ortamı sebebiyle Türkiye, Almanya’nın yerine İttifakın merkez cephe ülkesi olma yolunda ilerlemekte bu da NATO’nun gözünde Türkiye’ye verilen önemi ve katkıları artırmaktadır [1].

            SONUÇ

            Güvenlik anlayışının verdiği kaygılar sebebiyle ortaya çıkan birlikte hareket etme davranışı, dünya savaşlarıyla birlikte özellikle Soğuk savaş döneminin başlamasıyla, güvenliğin kendi kendine değil de ittifaklara sığınılarak ya da ittifakları kullanarak sağlanmasını ön plana çıkmıştır.

            Bu doğrultu da karşılaştığı tehditlere karşı bir güvenlik stratejisi olarak NATO’yu tercih eden Türkiye’nin bugüne kadar NATO’ya yaptığı katkılarla NATO’dan elde ettikleri karşılaştırıldığında katkılarının çok daha fazla olduğu ortaya çıkmakta, bununla birlikte NATO’nun verdiği katkılarında göz ardı edilemeyeceği görülmektedir. Türkiye güvenliği için bir çok askerini görevlendirmiş, topraklarında üsler vermiş ve NATO doktrinine bağımlı kalmışken, bunun karşılığında NATO’dan güvenlik garantisi ve modernleşme yönünde teknoloji katkısı almıştır.

            Yeni dünya düzeninin şekillenmeye başladığı son dönemde bir doktrin bile yazılamayacak kadar iyice karmaşıklaşan güvenlik ortamında sırtını dayayacak küresel bir örgütün bulunması her devleti rahatlattığı gibi Türkiye’nin de ileriye dönük olası risk ve oluşumlara karşı güvence elde etmesini sağlamaktadır.

            Bu kapsamda, özellikle etrafında meydana gelen her türlü asimetrik tehdit ve çatışmalara karşı Türkiye’nin, jeopolitik konumunu güçlendirmesi ve bölgesel güç olarak sorumluluklarını yerine getirmesi, güçlenmekte olan ekonomisini de devreye sokarak proaktif uygulamalarla ve yeni stratejilerle NATO’ya katkısını artırarak ve NATO’dan daha fazla faydalanarak ordusunu güçlendirmesi önemli bir zorunluluktur.

            KAYNAKÇA

[1]N. Doğan, Yeni Dünya Düzeni Bağlamında Uluslararası Sistem, NATO’nun Rolü ve Türkiye’nin Stratejik Konumu, Bişkek: Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2004.
[2]İ. Türkmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin Orta Doğu Politikası, Ankara: Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi, Bilgesam Yayınları, 2010.
[3]Türkiye Cumhuriyeti’nin Ulusal Güvenlik Politikaları ve Güvenlik Stratejilerin Gelişimi, Ankara: Adalet Bakanlığı Eğitim Daire Başkanlığı, 2010.
[4]D. Bayer, Türk-Yunan İlişkilerinde NATO’nun Tutumu ve Bunun Türkiye-NATO İlişkilerine Yansımaları, Ankara:Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013.
[5]T. Oğuzlu,  NATO ve Türkiye: Dönüşen İttifakın Sorgulayan Üyesi, Antalya: Uluslararası Antalya Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, 2012.
[6]L.,Yanık, Atlantik Paktı’ndan NATO’ya: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Türkiye’nin Konumu ve Uluslararası Rolü Tartışmalarından Bir Kesit, İstanbul: Kadir Has Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü,2012.
[7]S. Ekici ve A. Baharçiçek, NATO’ya Üyelik Sürecinde Türkiye ABD İlişkileri, Malatya: İnönü Üniversitesi, 2016.
[8]M. Çelebi, Atatürk Dönemi ve Sonrasında Türkiye-İtalya İlişkilerini Etkileyen Faktörler, İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 2015.
[9]C. Topal, Soğuk Savaşın İlk Yıllarında Türkiye-ABD İlişkilerinde Ekonomik Yardımların Etkisi, Trabzon: Karadeniz Teknik Üniversitesi, Ekonomi ve İdari Bilimler Fakültesi, 2016.
[10]L.Yiğittepe, NATO’nun Güvenlik Algılaması ve Türkiye Tartışmaları, Konya: Selçuk Üniversitesi, 2017.
[11]M. Kirchner, Tekerlek Göbeği mi İspit mi? NATO’nun Güney Kanattaki İstikrar Aktarımı Çabalarındaki Rolü, İstanbul: Sabancı Üniversitesi, 2018.
[12]M. Kibaroğlu, Türkiye-NATO İlişkileri, İstanbul: Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı, 2017.
[13]A.R. İzgi, Kıbrıs Barış Harekâtı Sonrasında Türkiye’ye Uygulanan Silah Ambargosu ve Sonuçları, Denizli: Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007.
[14]Ö. Tan, Avrupa Birliği ve Türkiye Güvenlik ve Savunma İlişkileri, Tekirdağ: Namık Kemal Üniversitesi, Saray Meslek Yüksek Okulu, 2013.
[15]T. Bahadır, Ortaklıktan Krize: Kemalist Elitler ve Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-ABD İlişkileri,Edirne: Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2016.
[16]A.Y. Kuruçim, Değişen Stratejiler ve Türkiye’nin Su Politikası, Ankara: TMMOB 2. Su Politikaları Kongresi, 2008.
[17]M. Öcal, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Bölgesel ve Küresel Güvenlik ve Barışa Katkısı Kayseri: Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010.
[18]N. Tarakçı, Türkiye’nin Nato’dan Çıkma Zamanı Geldi mi?,Türkiye Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi,2016.
[19]S. Demir,21. Yüzyılda Barış ve Güvenliğin Tesisinde NATO’nun Rolü, İzmir: İzmir Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü, 2016.
[20]NATO Public Diplomacy Division, Ortaklık Yoluyla Güvenlik, Brüksel, 2005.
[21]A.S. Erdurmaz, NATO Balistik Füze Savunma Sistemi İçinde Türkiye’nin Yeri, Gaziantep, Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, 2005.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here